06 Ocak 2010 Çarşamba

çavdar tarlasında çocuklar

Müzik dinlerken dibimde duran kitaplığa bir el atıp, elime gelen ilk kitapla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. 'Çavdar Tarlasında Çocuklar' geldi.

Bu kitapla ilgili ilk aklıma gelen daha önce okumuş olmayı istediğimdi. (Geçen sene okumuş olmak bile geç bence.) İkincisi de ne kadar eğlenceli, ne kadar hassas-ya da tam tersi- ve ne kadar bizim gibi olduğu.

Geç de olsa hala Holden gibi davranmak çocukluk mu yoksa olgunluk mu bilmiyorum hala. Zaten bunun ayrımına varsak sorun filan kalmayacak muhtemelen.

40 yaşına gelinse de okunması lazım bir kitap kendisi. Ki benim 23. doğumgünümde hediye edildi bana. Bundan bir anlam çıkarmalı mıyım? Yok yaa daha neler...

(Yapı Kredi bana çok güzel takıyor ama YKY'ye söyleyecek sözüm yok.)

iki afiş hikayesi

Her akşam olduğu gibi bu akşam da otobüsle evime giderken ve sağa sola bakınırken sırasıyla 2 afiş dikkatimi çekti. Biri kurbanla ilgili, ki bunu aslında 500. görüşüm filan. 'Kurban iyiliği yaşatmaktır.' Metin bu. Resmi de şu:

Yani kendiyle bu kadar çelişen bir afiş olabilir mi? Masum kuzucuğu koymuşsun, o büyüyecek sen de kesecen. Hani, nasıl yaşattın iyiliği? Öldürdün gitti. Yazık, insanın gözüne soka soka.

İkincisi de, resmini bulamadım ama veremle savaşmakla ilgili bir afişti. Küçük puntolarla verem şöyle böyle, büyük kalın ve siyah puntolarla da 'Savaşa Devam' Bu biraz 'Yola Devam'ı anımsattı sanki. Bir de ne o öyle 'Savaşa Devam' çok itici. Evet yeri geldiğinde savaşmak iyidir, tabii ne için olduğuyla doğru orantılı olarak. Ama ne bileyim canım.

Sonra oturduğum yerden böyle şeyler düşününce kendi kendime, kıllanan adam gibi hissettim. Kılım lan. Yapmayın öyle afişler.

05 Ocak 2010 Salı

i will follow you into the dark

Tam da bu aralar hayatımın fon müziği eksik derken, 1 haftadır değiştirmeden dinlediğim playlistimde olan bir şarkının bu iş için çok uygun olduğunu farkettim.
Özellikle böyle soğuk bir akşamda eller cepte, atkı burunda yürürken, tamam dedim, bu şarkı bir süre fonda dursun.

03 Ocak 2010 Pazar

paranormal activity

Bu aralar korku/gerilim filmlerine sarmış durumdayız, sanki hayat yeterince rahat, gerilimsiz, durağanmış filan gibi. Rec'ten sonra bu haftaki Pazar sineması kuşağında Paranormal Activity vardı. Rec beni gerçekten feci gerdi. Paranormal Activity'nin Rec'in üzerine çıkacağını ummuyordum. Hayatımda ilk kez 1 ay içinde 2 iyi korku filmi izlemiş oldum. Şansımızı fazla zorlamayalım artık.

Bu arada el kamerasıyla çekilen filmler kervanı içinde izlediğim 3 film (Cloverfield, Rec, Paranormal Activity) de çok başarılıydı. İşin sırrı bu mu acaba?

ben de bilmiyorum

Uyuma vaktimin geldiğini anlamamın acı çekmeye başlamakla doğru orantılı olması bir değişimin habercisi olabilir.

Belki iyi bir haberdir bu.

29 Aralık 2009 Salı

rec

Tırstım yaa. Gerçekten tırstım.


27 Aralık 2009 Pazar

polytechnique

Kanada'da Ecole Polytechnique katliamı olarak bilinen olayın beyaz perdeye aktarılmış hali Polytechnique. 25 yaşındaki Marc feministlerden nefret ediyor, sınıfı basıp önce kız öğrencileri öldürüyor, okul koridorlarında sağa sola ateş saçıyor ve sonra da intihar ediyor.

Siyah beyaz çekilen bu filmin konu itibariyle insanın kanını dondurması gerekirken, çok da etkilenmeden izlemiş olmak, sanırım yaşadığımız dönemle ilgili bir şey. O kadar duyarsız ve herşeye o kadar hazırız ki.

Olaydan sağ kurtulmayı başaran kız öğrencilerden biri, katliamdan önce iş görüşmesine gidiyor ve müdür bu işin kadınlara göre olmadığını ima ederek, genelde kadınların bu işi yapmaktansa aile kurup çocuk sahibi olmanın daha kolay olduğunu ve bir gün bu işi bırakabileceğini söylüyor - ya da buna benzer birşeydi işte. Bir yanda erkeklerle eşit olunmayan bir durumda iş bulmaya çalışan bir kadın, bir yanda feministlerden nefret ettiği için katliam yapan bir erkek.

Güzel demek saçma olur, iyi bir filmdi.